28 Ağustos 2014, 00:59:27| *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
Burasi BALIKESIR KEPSUT Ve FACEBOOK SAYFAMIZ icin tiklayiniz .
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara KEPSUT RADYO Etiket GoogleTagged Giriş Yap Kayıt  
*Sohbet
YenileLütfen giriş yapın veya kayıt olun .
KEPSUT.BIZ FACEBOOK SAYFAMIMIZ WWW.FACEBOOK.COM/KEPSUT.BIZ KEPSUT FORUMA HOSGELDINIZ| KEPSUT PAYLASIM | KEPSUT SOHBET SITESI kepsut@kepsut.biz
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Kurtuluş Savaşını Nasıl Kazandık  (Okunma Sayısı 2307 defa)
kepsut
Genel Baskan
Kahraman Üye
*****
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1,937


Kepsutluyum


Site
« : 11 Nisan 2012, 08:34:49| »

Kurtuluş Savaşını Nasıl Kazandık
Aydın Ayhan

Zaman zaman “Kurtuluş Savaşı’nı nasıl kazandık?” diye sorarlar. Bildiğimiz kadarıyla bir şeyler söylemeğe çalışırız. Esas nasıl kazandığımız biraz da aşağıda göreceğiniz; böyle bir annenin böyle bir oğlu sayesinde kazandık..! Böyle bir lider ve böyle bir halk oldukça elbette kazanacaktık….! Başka ne olabilirdi..?

Atatürk ve Annesi

Atatürk, Annesi’ni ziyaret edeceği zaman mutlaka; “İzin verirse validemi ziyaret etmek istiyorum.” Diye haber yollardı. Zübeyde Hanım, hazırlanır, saçlarını taratır, oğlunu beklerdi. Atatürk de bu ziyarette mutlaka büyük üniformasını giyer, yaverleriyle birlikte gelir, büyük bir hürmetle annesinin elini öper, onun duasını alırdı.

Vatan kurtulduktan hemen sonra Atatürk annesini ziyarete gittiğinde gene ayni durum yaşandı. Atatürk geldi, Millî Mücadele yıllarında uzun zamandır (Samsun’a hareket ettiğinden beri) görmediği annesinin elini öpmek için büyük bir hürmetle eğildi. Öpmek için annesinin elini tuttu. Zübeyde Hanım, birden Atatürk’ün elini sıkıca tutarak, çekti ve öptü. Atatürk şaşkınlıkla irkildi.

“Anne bu ne..? Ne yapıyorsun sen..?”
Annesi göz yaşları arasında oğluna: “Oğlum, bir evlat olarak validenin elini öpmek senin vazifen. Ama.. Vatanımı, milletimi kurtaran bir kahramanın elini öpmek de benim vazifem.. Ne olur, bu vazifeyi çok görme bana..!”
Anne ve oğul göz yaşları arasında birbirlerine sarıldılar…

Atatürk’ün Annesi’nin Mezarı Başında Yaptığı Konuşma ve YEMİNİ
(Atatürk’ün Yaveri Salih Bozok’un hatıralarından alınmıştır.)
(Atatürk bu konuşmasını İzmir-Karşıyaka’da Zübeyde Annemizin mezarı başında göz yaşları içinde yapmış ve yemin etmiştir.)

“Zavalı validem(annem), bütün millet için mefkûre(ülkü) olan İzmir’in mukaddes topraklarına tevdi-i vücut(verilmiş) etmiş bulunuyor.

Arkadaşlar, ölüm hilkatin(yaratılışın) en tabiî kanunudur. Fakat böyle olmakla beraber bazen ne hazin tecelliler arz eder. Burada yatan validem, cevrin(haksızlığın), bütün milleti felâket uçurumuna götüren bir keyfi idarenin kurbanı olmuştur. Bunu izah ettim(açıkladım). Müsaade buyurursanız hayat ıstırabının biraz, birkaç noktasını arz edeyim.

Abdülhamit devrindeydi. 1320(1904) tarihinde mektepten henüz erkânıharp(kurmay) yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Hayata ilk hatveyi(adımı) atıyordum. Fakat bu hatve(adım), hayata değil, zindana tesadüf etti. Hakikaten beni bir gün aldılar ve idare-i müstebidenin (baskı yönetiminin) zindanlarına koydular. Validem bundan, ancak mahpustan çıktıktan sonra haberdar olabildi. Ve derhal beni görmeye şitab(koştu) etti. İstanbul’a geldi. Fakat orada kendisiyle ancak üç beş gün görüşmek nasip oldu. Çünkü tekrar idare-i müstebidenin hafiyeleri, casusları, cellatları ikâmetgâhımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Validem ağlayarak arkamdan takip ediyordu. Beni menfama(sürgün yeri) götürecek olan vapura bindirirlerken benimle görüşmekten men edilmiş validem, göz yaşlarıyla Sirkeci rıhtımında elem ve keder içinde terk edilmiş bulunuyordu. Menfada(sürgünde) geçirdiğim seneleri anam, ıstırap ve göz yaşları içinde geçirmiştir.

Bir başka nokta daha: Mütareke zamanında Anadolu’ya geçtiğim zaman, validemi mustarip(acı çeker) bir halde İstanbul’da terke mecbur olmuştum. Yanında kendisinin tefrik ettiği(refakat eden, güvenip seçtiği) bir adamım vardı. Bunu Erzurum’dan İstanbul’a gönderdiğim zaman, validem, bu adamın yalnız olarak geldiğinden haberdar olduğu dakikada, benim hakkımda Halife ve Padişah tarafından verilmiş olan idam kararının infaz edildiğini zannetmiş ve bu zan kendisini felce düçar(felç olmuştu) etmişti. Ondan sonra bütün mücadele senelerini elem ve ıstırap içinde geçirmişti.

Padişah ve Hükümet’inin ve bütün düşmanların daima tazyik ve işkencesi altında kalmıştı. İkâmetgâhı bin bir türlü sebep ve vesilelerle basılır, taharri edilir(aranır),kendisi izaç(rahatsız( olunurdu. Validem üç, beş senenin gece ve gündüzlerini göz yaşları içinde geçirdi. Bu göz yaşları ona gözlerini kaybettirdi.
…..
Validemin ruhuna müteahhit(söz verdiğim) olduğum vicdan yeminimi tekrar edeyim. Validemin metfeni(mezarı) önünde ve Allah’ın huzurunda ahd-ü peyman ediyorum.(yemin ediyorum):
BU KADAR KAN DÖKEREK MİLLETİN İSTİHSAL VE TESPİT ETTİĞİ HAKİMİYETİN MUHAFAZA VE MÜDAFAASI İÇİN, İCAP EDERSE VALİDEMİN YANINA GİTMEKTE (mezara girmeğe, ölmeğe) ASLA TEREDDÜT ETMEYECEĞİM. HÂKİMİYET-İ MİLLÎYE UĞRUNDA CANIMI VERMEK, BENİM İÇİN VİCDAN VE NAMUS BORCU OLSUN..”

Atatürk’ün bu yemini hepimize işaret olsun..!

Biz, Bu Savaşı Bu Halk İle Kazandık..!

Cepheyi ziyarete giden Bursa Milletvekili Muhittin baha Bey, dönüşünde, Büyük millet Meclisi’nde cephede gördüklerini şöyle dile getirmiştir:
“Efendiler, geçende İnegöl Cephesi’nde gazilerimizi ziyaret eder ve onların ayrı ayrı ellerini sıkarken on beş yaşında kadar bir çocuk gördük. Ona “ Oğlum, burada ne yapıyorsun ?” dedim. “Vatanî vazifemi yapmağa geldim.” cevabını verdi. “Peki, hiç muharebeye karıştın mı ?Düşmanla cenkleştin mi?” sualine de; “Evet.!” Diye katıldığı çarpışmaları saymağa başlayınca, ben bu çocuğun karşısında küçüldüğümü hissettim. Sonra , cephede her adımda böyle çocuk denecek yaşta yavrularımıza rastladım. Babasının yanında çarpışan on iki yaşında Feridun adında bir çocuk gördüm. Gözlerim yaşardı.
(Alptekin Müderrisoğlu-Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları s:319

Albay Hulusi Atak anlatıyor: 23 Nisan 1921 de muharebenin ilk gününde Sakarya’da yaralandım. Beni, geriye , Keskin Hastanesi’ne gönderiyorlardı. Beni de Yahşihan istikametine giden bir çok yaralılarla beraber dekovile bindirdiler. Yahşihan’dan öteye kağnı ile seyahat etmeğe başladık. Kağnılı yolculuğumuzun ilk günü akşamı güzel, ağaçlık ve su başında bir yerde konakladık. Etrafımızdan vızır vızır geçen kol ve katırların çoğunu kadınlar sevk ediyordu. Bu kafilelerin birinden hafif bir çığlık duyuldu. Bunu takiben bir duraklama ve telaş eseri görüldü. Bir müddet sonra güzel bir müjde ile karşılaştık. Cephane kollarında bulunan hamile bir kadın bir erkek çocuk doğurmuştu. Bu kadını hastaneye yatırmak üzere geriye çevirmek istediler. Fakat, yorgunluk ve çektiği ızdıraplarla benzi solmuş olan bu hasta kadın:
- Cephedeki babası, silah, cephane bekliyor…Oraya cephane yetiştirmeliyim.. Geri dönemem..
Bu asil kadının bu davranışı karşısında, biz yaralılar bile yüzlerimizin kızardığını hissettik… (Cahit Çaka – Tarih Boyunca Harp ve Kadın s:71)

“Sakarya muharebesi sırasında, cephemizin bir tarafında gedik açan düşmanın, gediği genişletmekte ve ilerlemekte olduğunu bildirdiler. Derhal yedekte bulunan kuvvetlerimizden yeterli miktarda imdat gönderilmesini ve süngü hücumu ile düşmanı eski mevzilerine tard edilmesini emrettim. Fakat aldığım cevap:” İhtiyatta kuvvetimiz kalmadı. Hepsi mevzilerde çarpışıyor. Yalnız Giresunlu Topal Osman Ağa’nın askerleri vardır.” oldu. Tekrar verdiğim emirde: “Kim olursa olsun. Süngü hücumu yapacaklardır.” dedim . Cevap verdiler: “Bunların süngüsü yoktur.”
Osman Ağa’nın Karadenizli gönüllüleri millî kıyafetleri ile gelmişlerdi. Büyük Millet Meclisi Muhafız Kıtası olan bu birlik, cephede kritik durum doğması üzerine acele cepheye sevk edilmişlerdi. Süngüleri yoktu.. Süngü yerine bellerinde bıçakları vardı. Hatırıma derhal o Karadeniz bıçakları geldi. Hemen: “ Osman Ağa’nın askerleri bellerindeki bıçaklarla düşmanın üzerine atılıp, onları eski mevzilerine tard edeceklerdir..” emrini verdim..
Sadece yalın bıçaklarıyla düşmana saldıran bu yiğit çocuklar, Yunanlıları eski mevzilerine atmağa muvaffak oldular. Fakat yüzde altmış kayıp verdiler..
(Damar Arıkoğlu – Yakın Tarihimiz- C:3 s: 105)

(Giresun’da 1971-1976 arası beş yıl öğretmenlik yaptım. İlk gittiğim gün 23 Nisan 1971 idi. Bayramdı. Sokaklarda, istisnasız hemen herkesin göğsünde İstiklâl Madalyası vardı. O kadar çok madalyalı insanın olamayacağını düşündüm önce. Ama onlar Topal Osman Ağa’nın adamlarıydı. Atatürk’ün fedaileriydi. Onlar, o gün sadece emir verildiği için, hiç düşünmeden makineli tüfek üzerine kamalarıyla saldırabilen yürekli insanlardı. Sonra, bu savaşa katılmış yüzlerce gazi ile tanıştım. Bilseniz ne kahramanlıklar anlattılar. Karadenizlilerin, nasıl yiğit insanlar olduğunu iyi bilirim.)A.Ayhan
Kayıtlı

KEPSUTLUYUM MUTLUYUM HUZURLUYUM
Etiket:
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  


 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.19 | SMF © 2011, Simple Machines | Sitemap | Sitemap XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!
Bu Sayfa 0.267 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu

20 Ağustos 2014, 11:41:36|